Özleştirme Yabancılaştırıyor mu?

Biz Türkistanlı Türkler bugün Anadolu Türklerinin yazdıklarını okuyamaz hale geldik. Halbuki 60 senelerinde bile Türk şairlerini tercümesiz okuyabiliyorduk.

Muhammed Salih


***


Güneş parlıyordu, biz sıcaklığını duyamıyorduk. Yél esiyordu, biz saçlarımızı dalgalandıramıyorduk. Kar yağıyordu, biz kartopu yuvarlayamıyorduk. Yağmur çiseliyordu, biz altında ıslanamıyorduk. Yağılarımız özgürdü, biz tutsaktık.

Birgün tutsakeviniñ öreklerini yıktık da kaçtık. Güneş ışığını duyuyorduk, ne var ki aydan yansıyanı ile yétiniyorduk. Kaçtığımızda géceydi. Saçlarımız daha görkemli dalgalanıyordu; yél bir yandan, bizim yéle koşuşumuz öbür yandan. Kurtulduk yağıdan.

Özgürlüğümüze ulaştık, bozkırda yalınayak savaşarak. Bir tastan yémek yédik, yoksulluğumuza ağlayarak. Ortanca kardeşlerimden olan Kazak o gün şunu démişti; Kişioğlu, üç güne tamuya da alışır. Bu düşünce öbür kardeşlerimiñ de usunda yér édinip, bilinçaltına inince yoksulluklarına alıştılar. Ben buna karşı çıktım. Varsıllaşacağım dédim. Ayrıldım onlardan, pılı pırtımı toplayıp kendi yolumu tuttum.

Ben çalıştım, ürettim. Böyle yaptıkça varsıllaştım. Kardeşlerim arasıra yanıma konuk da geldiler. Eñ küçük kardeşim Kosovalı, benim yanımda kaldı. Bugün eñ çok onuñla añlaşabiliyorum. Onuñ bir büyüğü Gagavuz ise, arayı sıkı tuttuğundan bugün bizimle bir dilde konuşuyor. Bakma, yine arada küçük ayrımlar var. Azer ise arada gelip yardım alıyor. Böyle yaptığı için öyle böyle de olsa añlaşabiliyoruz. Öbür kardeşlerim de yokluğa öylesine alıştılar ki, varlığı yadırgar oldular. Birgün büyük kardeşim Türkistan şöyle démişti; Bizler bir ara bir tastan yémek yérdik. Şimdi sen değme birimize ayrı tabak koyuyorsun. Tarhanadan başka çorba içmezken, şimdi adını bilmediğimiz yémekler sunuyorsun. / Ah güzel ağabeyim! Direnmeyi bırak da, varlığımdan pay al. Ürettiklerim seniñ de sayılır. Adını bilmiyoruz dédiklerini, adını bildikleriñle pişirdim. Sana nice pişireceğini öğretebilirim. Çorba ile yétindiğimiz günler géride kaldı. Bağımsızlığımızıñ gücünü kullanmamız gerekmez mi? Benimle ol. Yéñi yémekler pişir.

Esik Kurganı Yazıtını Okuma Çalışması

Vikipedi'de kurgan ülevinde şunlar yazmakta:

Esik Kurganı, 1969 yılında Kazakistan SSC'nin Salgar alüvyonlu toprağının 20 kilometre doğusunda Kemal Akişev başkanılığındaki Kazakistan Tarih, Etnografya ve Arkeoloji Enstitüsü'nün arkeolog timi tarafından keşfidelen İskit veya Saka kurganı. MÖ 5. yüzyıldan kalma olduğu düşünülen kurgan, Kazakistan'da gün ışığına çıkarılmıştır.

Kurganda üç binden fazla altın eşya, seramik küpler, tahta tabaklar, iki gümüş çanak bulunmuştur. Gümüş çanak içinde Kharosthi alfabesinin örnekleri görülmektedir.

Realistik süsleme sanatı bu kurganda da bulunmuştur. Eyer örtüleri, tahta eyerler ve silahlar da bulunmuştur.

Kurgandan çıkan kalıntılar günümüzde Ermitaj Müzesinde sergilenmektedir.

Bunlara ek olarak, altından yapılma bir giysi de yér almaktadır. Günümüzde Altın Giysili Adam diye de anılır.

Bu çalışmamda, kurganda yér alan Türk damgalı bir yazmayı okumaya çalıştım. İkinci yatay için söyleyecek sözüm olmasa da, ilk yatayda yazanlar üzerine aşağıdakiler düşünüyorum.


orkunla:
��������������������

lâtinle:
ag a es ö/ü p a/e ñ iç ñ ak

çevriyazı:
ağa[1] söp/süp[2][3] añ[4] içiñ[5] añ[6] ak[7]

yorum:
Söp adında bir ağa için yazılmış olmalı. Yazınıñ testi üzerinde kurganda bulunması, bana günümüzdeki bir geleneği anımsattı; gideniñ arkasından su dökmeyi. Öyle ise, ölünüñ uçmağa çarçabuk varması dilenmiş olabilir. Buna dayanarak kabın içine bir sıvınıñ da bırakıldığını, bunuñ da adınıñ olduğunu öne sürüyorum. Böylece; Söp Ağa'nıñ añ içip uçmağa akması dileniyor diyebilirim.

açıklamalar:
[1] ağa.
[2] söp azı süp, bir kişi adı.
[3] �� damgasından sonra geleniñ �� ile �� damgalarınıñ bitişik yazılmışı olarak görüyorum.
[4] añ, bir tür içki olmalı.
[5] içiñ, içme eylemini yapması için ikinci tekil kişiye bildirilen buyrum.
[6] bak: [4]
[7] ak, akmak eylemi; "gecelere akmak, akın yapmak" gibi.

TDK Türk Dili Dergisinde Yayınlanan Öyküm

Uzun süredir üzerinde çalıştığım, çalışmayı da sürdürdüğüm öykümüñ bir bölümü, Türk Dil Kurumu'nuñ aylık çıkardığı Türk Dili dergisiniñ Temmuz sayısında (715. sayı) yér aldı.

Uluç, Gökbey. Gönül Çiçeği, (Hikâye) Temmuz 2011, C: CI, S: 715, s. 73-84 / 100. Yılında Yeni Lisan Hareketi, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi

Gönderdiğim öyküdeki /ñ/ ile /é/ damgalarına yér vérmemelerine gocundum doğrusu. Yine de, özleştirilerek yazılmış bir öyküyü géri çévirmediklerine séviniyorum. Bu, TDK'nıñ özleşmeci tutumunuñ sürdüğünü de gösterir.

Sözünü éttiğim öyküyü okumak isteyenler için bağlantı:
http://www.turkcesivarken.com/belgeler/2011s715uluc.pdf

Öztürkçe Konuşun Démiyoruz ki!

Türkçesi Varken Akımında, altın kayığımız ile ilerliyoruz. Akıntıda oluşan dalgalar kayığımızı sallamasa, daha da iyi olurdu ancak esen yél, yüzümüzü okşayıp géçince tüm kaygımızı da sıyırıp alıyor. Kötü olan ise, kayıktan düşenleriñ olması!

Türkçesi Varken diyerek kasıldığımızı, yapay olduğumuz düşünüp, suya atlayanlarımız da yok déğil. Yok, yok! Kayığımıza soñradan girenlerden söz édiyoruz. Akıntıda çırpınıyorlardı, ellerinden tutup kayığa çekmiştik. Kimisi dédi ki; Benimle dalga géçiyorlar, kimisi de dédi ki; Ne zamandır bu kayıktayım da, yok yani, hiç olmuyor artık. Çok bayıyor. Kasmaya gerek yok. 'Search etmek' demek olmaz ama gidip hiç kullanmadığım halde öztürkçe kelimeler kasacak halim yok. Allah aşkına, sizler evde kaç kez 'betik' kelimesini duydunuz? Ööh! Bu edinilmiş Türkçe değil. Zorlama.

Kayıktan atlayan güzel kardeşim!

Oturağıñ yérinde duruyor. Onu seniñ için temizliyoruz. Dalgalarla gelen su, seniñ yérinde birikse de, aramıza yéñiden döneceğin için kurulamaktan géri kalmıyoruz. Dinle! Bak yıllar önce Falih Rıfkı Atay neler démiş;

Özleştirmeciler her zaman, her yerde uygularlar mı bunu? Nerede! Kadar derler değin yazarlar. Bir defa derler bir kez yazarlar. Tabiî der doğal yazarlar. Konuşurken, üniverisiteler muhtar olmalıdır derler de iş yazmaya gelince muhtarı da muhtariyeti de kapı dışarı edip özerk derler. Öyle ise bu kişilerde samimiyet diye birşey aramak koca bir yalandır.

Oysa bugün böyle mi? Doğal sözcüğünü yadırgayan gördün mü? Özerk sözcüğünüñ dillerde sakız olduğunu söylesem, şaşırmazsıñ bile. Bu sözleri yazan kişi, bugün seniñle dalga géçenlerle aynı ruh halini yaşadı. Alıştığını bir kıyıya atmak istemedi. Sigara bağımlısı olan biriniñ elinden sigarasını alırsan, o sana kötü sözler dér. Sen onlarıñ yad sözcüğünü alınca, sana bu yüzden kötü davrandılar.

Göñlü kırılan arkadaşlar!

Sizlere Öztürkçe konuşun démedik ki! Özleşme yazıda başlar. Yazılarınızı özleştiriñ, diliniziñ özleşmesini zamana bırakıñ. Bir süre soñra göreceksiniz ki, ayrımında bile olmadan o sözcüğü kullanıyorsuñuz. Eñ önemlisiyse konuştuğuñuz kişiniñ bu sözcüğü yadırgamayacak oluşudur. Yol, yordam budur. Böyle yapmadığıñız için vücuda giren virüse benzediñiz. Vücuduñ savunma düzeneğiniñ sizi sindirmemesi sıradışı olurdu. Sizi sindirenleriñ sözleri A. Fenik, F. Baysal, E. Bayrakdaroğlu gibi kişilerinkine mi benziyordu?

Türkçemizin güzel âhengini, ceviz çuvalı boşaltırken çıkan takur tukur seslere boğmakta, meselâ o cânım rüyâyı çüşten farkı olmayan düş, hâtıraanı kılığına sokmakta midesi bulanmış insan ağzından çıkar gibi bir sesle söylenen ödül kelimesi de dâhil bir dil çorbası oluşturmaktadırlar. Oysa bizim alışkın olduğumuz kelimeler velevki yabancı bir dilden aktarılmış bile olsalar bu garçlı gırçlı lâflara hem zevk hem âhenk bakımından yüz defa müreccahtır.

Sindiricileriñ sözüne gücenen kayıktaş!

Eski Türkçeden gelen düş sözcüğüne yapılan aşağılamaya gücenmediñ de, anadiliniñ sözcüğüne mi küstüñ? Yörelerimizde anamızıñ, babamızıñ kullandığı ödül sözcüğünü yazı diline aktaranlara sövenleriñ yanında mı durursuñ?

***

Güneş kollarımızı yaksa da, inceden esen yélle birleşince tatlı bir sıcaklık uyandırıyor derimizde. Kayık da küçük gelmeye başladı. İlk karada değiştirmek, gemi almak gerek oldu artık. Altın bir kayık karşılığında büyük bir gemi alacağımıza kuşkum yok. Eñ azından gümüş bir gemi ile değiştokuş édebiliriz.


dipçe:
Özleştirmeye dil uzatanlarıñ sözlerini şuradan aldım:
Tahsin Yücel, Dil Devrimi ve Sonuçları, Bétler: 36,48,64,70,149

Göktürkçe Öğreneğiniñ Soñucu

Türk damgalarını öğrenmek istediğinizde, bunu nice yapacağınızı bilemezsiniz. Çok kısıtlı kılavuzlarıñ olduğu bu ortamda, bocalamadan su üstüne çıkamayacağınız acı bir gérçek olarak karşınızda durmakta.

Kılavuz eksikliğinden azı yétersizliğinden yakınılan dönemlerde Yavuz Tanyeri'niñ anıkladığı belge, kurtarıcı görevini üstlendi.


Yéñi yazılan kılavuzlarıñ niteliğine sözüm yok ancak değinmek istediğim yér, kılavuzlarda kuru kuruya kurallarıñ añlatılmış olmasıdır. Öğrenmeye başlayacağız ancak hangi damgadan? Bunuñ yanıtını bilmiyoruz?

Böyle bir sorunuñ olduğu dönemimizde, sévindirici bir deneyim yaşadım. Kışın benden görüp heveslenen kız kardeşim Begüm'e, birkaç damga öğretmiştim. O hevesi içinde saklayıp, kendinden küçük Ayla'ya da aktarınca, yaz tatilinde ikisi de damgaları öğrenmek istediklerini söylediler. Pek yanaşmasam da, diretmelerini es géçemedim. Böylece 2 kişilik Göktürkçe Öğreneği'ni de başlatmış olduk.


İlk başlarda pek önemsemiyordum ancak bu deneyimiñ bir fırsat olduğu yargısına vardım. Böylelikle günlük öğretme sırasında yaşananları günlüğümde tutmaya başladım.

İlerleyen günlerde öğrencim sayım artıp 6'ya dek çıktı. Başarılı bir biçimde bitirdik.

Artık, çocuklarıñ öğrenme sırasında neler yaşadıklarını biliyorum. Günlük dipçelerimi, çocuklarıñ bétlekleriniñ taramasını aşağıda paylaştım. Bir kılavuz anıklanacaksa, uzmanlar bu deneyimlerimizden yola çıkabilirler.

BELGELİK
Çocuklara Göktürkçe Öğretme Günlüğü
Özgün günlük kayıtları
Ayla'nıñ Bétleği - 1
Ayla'nıñ Bétleği - 2
Ayla'nıñ bulmacası
Ayla'nın süslü damga çalışması
Begüm'üñ Bétleği - 1
Begüm'üñ Bétleği - 2
Begüm'üñ bulmacası
Begüm'üñ süslü damga çalışması

Göktürkçe ile Sanatsal Yazı Çalışması

Arap damgalarıyla yapılan hat sanatını az çok biliyorsunuzdur. Bediz çizmek inanç gereği uygun görülmediğinden yazıya odaklanan sanatçılar, içlerini böyle dökebilmiş, kendinilerini bir biçimde dışa vurmuşlardır.

Türk damgalarında ise, böylesi bir çalışmanın değil izlerini, kendisini bile taşlardan sonra görebilmiş değiliz. Doğrusu, neredeyse görebilmiş değiliz. Yoksa, Irk Bitig olsun, Turfan yazmaları olsun, birkaç ürünümüz var.

Damgalarımızla yazı uzu (sanatı) üzerine çalışmalarım sonucu aşağıdaki bedizi elde ettim.


Burada damgalarımızla Türkay yazıyor. Balığa benzetmek istedim. Çünkü Türkay, balığı çok seviyor.

Balık sözcüğü ile balık yapmaya çalışsam da, pek becerili olamadım. İlerisi için örnek olacağını biliyorum.

Artık Konuşmadan da Danışabiliyoruz

Konuşmak, danışmak, söyleşmek, deyişmek, atışmak gibi bir çok karşılıklı ses iletimini, düşünce aktarımını sağlayan eylemlerimiz bulunmaktadır. İlk bakışta tümü birmiş gibi görünse de, Türkçede bir añlama gelen iki sözcük bile olmadığından, bunlarıñ da ayrı ayrı añlamları olduğunu söyleyebiliriz.

Déyişmek sözcüğü eski Türkçe té- köküñden gelip, söz yaratma eyleminiñ gérçek añlamlı karşılığıdır. Té- eylem köküne birliktelik añlamı katan -Iş ekiniñ koşulması, araya bir de kaynaştırma ünsüzü /y/'niñ girmesine neden olmuş, böylelikle déyiş- eylemi ortaya çıkmıştır. Kişileriñ karşılıklı söz yaratarak, düşünce aktarımını sağlar.

Söz köküne gelen addan eylem yapıcı -lA eki ile sözle- eylemi oluşturulmuştur. Bugün için Türkmence bu biçimini koruyarak sürdürmüşse de, bizde z > y dönüşümü géçirip söyle- olarak dillerdeki yérini korumuştur. Bu eyleme gelen eki ile de birlikte yapılma añlamı katılmıştır. Böylece söyleşmek, karşılıklı söz (kelime) oluşturup, birbirine iletme añlamına gelir.

Soñradan dile kazandırılan sözleşmek ise, vérilen antlarıñ (yéminleriñ) karşılıklı tutulacağı añlamı ile dilde yér édindirilmiştir. Töz añlamı söyleşmek ile birdir. Söylem ile sözlem sözcükleriniñ bir oluşu gibi.

Atışmak da, bir bakıma söyleşmeniñ türevi sayılabilir. Söyleşme sırasında ağzımızdan çıkan sözüñ karşıya daha sert iletilmesini bildirir. Dilimizde yarattığımız sözü, sözcüğü karşıya atmasak, nice aktarım sağlardık? İşte! Bunuñ incelikli olanına söyleşmek, kaba olanına atışmak diyoruz.


Danış- eylemine Kaşgarlı Mahmut'uñ bétiğiñde tanuş- olarak denk gelmekteyiz. Dilimizdeki t > d dönüşümünüñ örñekleriñden biridir; temür > demir, tıl > til > dil. Soñdaki /u/ sesi de daralma géçirip /ı/ sesini vérince, tanuş- sözcüğü olarak danış- olmuştur.

Kaşgarlı'dan birkaç örñek verecek olursak;

tanuştı تنشتى
olar ikki söz tanuştı: onlar birbirine söz danıştı

tanuttı تنتّى
ol manğa söz tanuttı: o bana söz danıttı (başkasına danışmamı sağladı)

Örñeklerden görüldüğü üzre danışmak, karşılıklı işe yarar sözcüklerıñ aktarımı olarak tanımlanmaktadır. İşe yarar sözcüklere öğüt dések, añlamı daralır. Elimizdeki belgeleriñ nerede tuğralanacaklarını sorduğumuz kurum danışmanınıñ bize söylediği sözleriñ işe yarar olup, öğüt olmaması gibi.

Vérdiğim ikinci örñek sözlem incelendiğinde dan- diye bir köke ulaşılır. Yazı dilimizde yaşamasa da yörelerimizde konumunu korumaktadır. Ancak kimi yörede düşünmek, kimisinde sormak, düşünce almak, kimisinde inkâr étmek, kimisinde de hor görmek, ayıplamak añlamlarıñda...

İşte! Sıra eñ can alıcı eylemimize geldi; konuşmak. Eylem olan ko- köküne dönüşlülük eki -n'niñ gelmesiyle kon- eylemi oluşur, bir yérde durmak, yérleşmek gibi añlamlar vérir. Konut, konak, konaklamak gibi sözcükler hep bu köktendir. İlginç olan ise, karşılıklı düşünce aktarımı añlamına nice geldiğidir.

Bunu atalarımızıñ geleneğine bağlayarak açıklayabilirim. Ne var ki, bu geleneği çok eskilere dayandıramam. Geyik yiyip, kımız içen, at üstünden inmeyen atalarımıñ déğil, Anadoluya yérleşen atalarımıñ geleneğiñden söz édebilirim. Önseyin, konuşmak sözcüğü Anadoluya özgüdür.

Geleneğe göre, danışmak için konuşmak gerekiyordu. Danışacak kişiler önce uygun bir yére konuyor (yérleşiyor, oturuyor), böylece konuşmuş oluyorlardı. Ardından da söyleşmeye, karşılıklı söz iletimine géçiyorlardı. Bir süre soñra söz iletimiñde işe yarar düşünceleri ileten sözcükleriñ oluşumu, söyleşmeniñ niteliğini danışmaya çéviriyordu. Böylelikle konuşarak danışmış oluyorlardı.

İlerleyen dönemlerde ise konuşmadan soñra yapılan töz eylem artalanda kalıp, konuşma eylemi öne çıkmış, ses erkiyle düşünce aktarımını bildiren kavram biçimini almıştır. Buna benzer birçok örñek vérilebilir. Gelen kız tanımlamasınıñ sonuñdaki kız sözcüğünüñ kısalmaya uğrayıp kopması, geriye gelen sözcüğünüñ kalmasına yol açmışken, gelen sözcüğünüñ soñ sesleminiñde de daralma olmuş, gelin biçimini almıştır.

Yalın Damgalarıñ Adlandırılması

Damgalarda ince, kalın ayrımı olması ile adlandırmalarınıñ bu töz üzerine kurulu oluşu, yalın olan damgalarda ince olarak mı, yoksa kalın olarak mı adlandırılmalı diye bir sorunuñ ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Çocuklara damgaları öğretirken[1] de yaşadığım bu sorunu, iki ad ile çözmeye çalışsam da, işe yaramadığını, daha da karışıklığa yol açtığını gördüm. Örñeğin /ş/ damgası için hem , hem de damgası olarak belirtme yaptığımda, çocuklarıñ bu damgayı bir süre soñra aşeş olarak adlandırdıklarını görmüştüm.

Uyumluluk olması için tüm yalın damgaları kalın azı ince olarak niteleyip işiñ işiñcen çıkıbilirdi. İnce olarak nitelediğimizde, kökü ant'dan gelen /nt/ damgası ent olacak, türetilmesiniñ bir añlamı kalmayacaktı. Kalın olarak nitelendiğimizde ise, /m/ damgası am diye okunacak, toplumda uygun karşılanmayacaktı. Çok büyük bir sorun olmasa da, /m/ damgasınıñ adlandırılması başlı başına bir sorun olarak duruyordu.

Bundan ötrü, yalın damgalarıñ adlandırılması üzerine bir çözüm geliştirdim. Damgalar, kökenlerine göre adlandırılacaklar.[2] Böylece hem kökeni bilinecek, hem de adlarıñda ikileme yaşanmayacak.

/nt/ damgası: Kımız kabına damlatılmış kan damlacıklarını simgelediği için adı ant olarak okunacak.

/lt/ damgası: Kökü kesin bilinmese de, alt olarak okunması daha doğrudur. Elt diye añlamlı bir kavramımız olmadığından, eñ azından alt olarak bir sözcüğüñ yérine géçebilir.

/ny/ damgası:  Türetimi /an/ damgası üzerinden olduğu için any okunacaktır.

/nç/ damgası: Bunuñ türetimi de /an/ damgası ile ilişikli olduğundan anç olarak okunacaktır.

/ñ/ damgası: kavramınıñ betimlenmesi olduğundan eng olarak okunacaktır.

/m/ damgası: Soñradan türeyen /m/ sesi, dönüştüğü /b/ sesini karşılayan /eb/ damgasınıñ yan yatırılarak, daha doğrusu 90 derece sağa yatırılmasıyla oluşturulduğundan dolayı, em olarak okunacaktır.

/ç/ damgası: Aç- eylemini betimlediğinden olarak okunacaktır.

/z/ damgası: Türetimi /ar/ damgası üzerinden olduğu için az olarak okunacaktır.

/ş/ damgası: Türetimi /el/ damgası üzerinden olduğu için olarak okunacaktır.

/p/ damgası: Bu damga için kesin sözüm yok, ap da dénebilir ep de. Bir yére dayandıramıyorum.

Bu yöntemi yéñi türetilen damgalar[3] üzerinde de uygulamayı sürdüğümüzde;

/c/ damgası: /aç/ damgasıñdan geldiği için ac,

/h/ damgası: /ak/ damgasıñdan geldiği için ah,

/f/ damgası: Fışkır- eylemini betimlediği için fı, fış diye okunabilir. Uyumlu olsun diye af azı ef de dénebilir. İkisi arasında séçim yapamıyorum.


dipçe:                          
[1] http://kokturukce.blogspot.com/2011/07/cocuklara-gokturkce-ogretme-deneyimi.html
[2] http://turkcesivarken.com/turk-damgalarinin-kokeni/
[3] http://kokturukce.blogspot.com/2011/04/yeni-damgalar-yeni-yaz-duzeni.html

DİL KURUMU Kurulmalıdır

Yéryüzüne dışarıdan gelmiş biri gibi düşünelim. Tutanak tutup üstlerimizi bilgilendirmemiz, türlü bölgelerde yaşayan topluluları uramlandırmamız gerek. Toplumları nice ayırt édecektik? Afrikalı ile Asyadaki toplumları ayırmak için deri öñlerine bakmamız yéterli olurdu. Derileri bir öñ olanlarıñ ise gözlerine, saçlarına bakarak ayırma konusunda işimizi sürdürebilirdik ancak tümden birnine benzeyenleri nice ayırt édecektik? Burada yardımımıza, dil koşuyor. Dillerini inceleyip, kesin yargıya varabilecektik.

Diliñ, birleştirici étkisi olduğu gibi ayırıcı, koparıcı étkisi de bulunmaktadır. Öyle ki; bana bir dil vérin, size bir ulus yaratayım diyerek Konfiçyus da buna vurgu yapmıştır.


Bütün kişioğlunuñ tek dilde añlaşacağı bir yértinç düşlemek, yalnızca çağımızda oluşan bir akım, bir olasılık déğildir. Günümüzde İngilizce'niñ ortak yértinç dili olarak öne çıktığı bilinen bir gérçek olsa da, bu yapaydır. Daha önceki çağlardan Arapça'nıñ aynı konumda olduğunu biliyoruz. Bilim, uz, yazın ile benzerleri ne varsa, Arap dilinde yapılıyor, géñiş topraklara yayılıyordu. Arap soyundan gelmeyen bilimerleriniñ de, yazı dili olarak Arapça'yı séçmesi, bir dönem Lâtince'niñ bu hazzı yaşaması, günümüzde ise İngilizce'niñ aynı yazgıda ilerlemesi şunu gösteriyor ki, bir diliñ ortak yértinç dili olması, o diliñ konuşucularınıñ gücü ile koşuttur. Öyle ise, yârın Türkçe'niñ bu konumda olması, hiç de uçuk bir düşünce déğildir.

Evrensellik güç ile gelip gidiyorsa, tekdillilik düşten öte olamaz. Kimi öy, diller ölüyor, ölü dil gibi kavramlara denk geldiğiñiz olmuştur. Böylece, yéryüzüñde konuşulan dilleriñ tek tek ölüp, soñ bulacağını, eñ soñuñda ise tek dilde yargıya varacağını düşünürsüñüz. Oysa bu yanılsamadır. Ölen dil déğil, diliñ bir koludur. Ağacıñ kurumuş dalınıñ kesildiğini düşünüñ. Göktürkçe ölü bir dil midir? Yoksa, ölü bir Türk ağzı mı? Türkçe'niñ budanmış bir dalı dések yérinde olur.

Böyle olunca, dilleriñ korunup gelişmesini istemek, yérinde bir yargı gibi durmaktadır. Diller, yéryüzünüñ ekinsel varlığıdır. Varlıktan yokluğa géçmeyi kim ister? Öyle ise, bu varlığımızı daha sıkı korumalı, dilleri başıboş bırakmamalı, gemi elimizde sıkıca tutmalıyız. İşte! burada önerimi açıklayabilirim; Dil Kurumu kurulmalıdır.

Bütün ülkeler Dil Kurumu kurmalı, içinde barındırdığı dilleri koruma altına almalı, incelemeli, gelişimine katkıda bulunmalıdır. Yéri geldiğinde budanmasına olanak sağlamalıdır.

Türkçesi Varken, Öbürleri Ölsün mü?

Türkçesi varken! diyerek yürüttüğümüz bu akımda, birçok kez yañlış añlaşıldığımıza denk geldim. Añlaşılan géñel kanı, salt Türkçe'niñ kullanılması, öbür dilleriñ dışlanmasıdır.

Bu yañlış añlaşılmanıñ önüne géçmek için belirtmeliyim; Türkçesi Varken! démek, öbür diller ile savaşmak déğil, Türkçe'niñ gelişimi için uğraşmaktır.
Ne İngilizce'ye ne Arapça'ya ne de başka dillere karşı bir tutum izlediğimiz sanılmasın. Başka dillere kesinlikle karşı déğiliz. Olanaklı ise dört dil bilin, yapabiliyorsanız sekiz dilde konuşun. Bir tansık yaratın da, yéryüzündeki bütün dilleri öğrenin!

Diller, yéryüzünüñ ekinsel varlığıdır. Dolayısıyla varsıllığa katkılıdır. Bunuñ için eriyip yok olan dillere üzülürüz. Öbür uluslarıñ da bizim tuttuğumuz yolu tutmasını, anadillerine yiyelenip geliştirmeleri için uğraşmalarını dileriz.
Sözüm ona; yad dile déğil, yad dilde eğitime karşıyız. Türkçesi varken, yad dilde eğitim istemiyoruz. Bu düşünceden ödün vérmiyor, kesin söz söylüyoruz; Türkçesi Varken!

Yalnızca bunuñla yétinmiyor, özleşme de istiyoruz. Bunuñ için kendimize Z. Gökalp'iñ sözünü uranlık olarak séçtik; Başka sese benzemez ananıñ sesi, değme sözüñ ararsan vardır Türkçesi. Böylece dilimizde yér édinmiş, édinmekte olan yad kökenli sözcükleriñ yérine géçebilecek uygun sözler bulmaya, varsa yaygınlaştırmaya çalışıyoruz. Bunu yaparken de, kimseye baskı uygulamıyor, kişisel yéğlemine bırakıyoruz. Nice ki, kelime ile sözcük birlikte kullanılıp, ikisi arasında bir yadırganma yaşanmıyorsa, vitrin ile sergen arasında da bu durumuñ olması için çabalıyoruz.

Bizi yañlış añlayanlarıñ öne sürdüğü gibi, yad yır (şarkı) dinlemeyin, yad bétik okumayın, yad olan bilmem neyi kullanmayın démiyoruz. Dileğimiz; başka diller ile anadilimiziñ birbirinden ayrı tutulması, ikisi arasına çizgi çekilmesidir. Anadilimizi kullanırken de, duruluktan yana olunmasıdır. Doğrusu, evrensel olan ezgiyi, yırı yasaklamak usdışı olur.

Böyle yapmasak, aşırıcı oluruz. Aşırılık karşıtını doğurur, soñra da onu besler. Türkçe karşıtlığını doğurmak için, art amaçlı olmak gerek. Oysa biz dilimizi séviyoruz.