Sabahattin Zaim Üniversitesi'ndeki konferansımızdan
Sabahın erken saatlerinde uyanıp üstümü başımı giyindikten sonra yola düştüm. Dolmuş, kağnı hızında giderken Suat bey aradı. Göktürkçe çizgi romanlarımız için bir bakacak tanıtımı (tv reklamı) çekmemiz gerektiğini, bunun için bir senaryo yazmamız ve en kısa sürede çalışmaya koyulmamız konusunda konuştu. Güzel bir çav oldu. Bugün güzel başladı diye içimden geçirdim.
Gideceğim yerleşke, Mehmet Akif Ersoy'un okuduğu lise iken bugün üniversite olarak işlevini sürdürmekte. Ayrıca Emret Komutanım dizisi de bu yapıda çekilmişti. Nerden mi biliyorum; benim okuduğum lise de az ötesindeki Mehmet Akif Ersoy Lisesi'ydi. Öyün neler getireceğini kestirmek çok güç. Giriş kapısının önüne geldiğimde Esra aradı, "neredesiniz" diye. Biraz takılayım dedim, "dışarıdayım, hayırdır?" gibi bilmiyormuşçasına davrandım. Şaşırdı, sunumdan söz etti. Ben de şaşırmış gibi yapıp "aaa, bugün müydü o?" diye yanıt verdim. Yüzünü görmek isterdim doğrusu. :) Sonra doğal olarak kapı önünde olduğumu söyleyince ortamı yumuşattık. Böylesi bir anın olması ne korkunç olur, düşünsenize! :) Onca hazırlık yapıyorsunuz, çağırdınız kişi ortalıkta yok. Daha da kötüsü günleri karıştırmış. Yağı başına olsun! Neyse, Esra kapıda karşılamaya geldi. Bu sıra Burcu'yu da bekledik, birkaç dakika sonra hep birlikte içeri girdik.
Burası büsbütün elden geçen, koca bir alana yeni yeni kurulmaya çalışılan bir bilimtey. Lise olarak kullanılan yapılar, rektörlük ile toplantı salonları olarak kullanılıyor daha çok. Öbür fakülteler içinse yeni yapılar dikilmiş. Eskiden ziraat lisesi olduğu için okulun çok büyük bir alanı var, yol boyunca ilerdiğimizde birçok inşaatı da gördük. Derken, Nil Şimşek hocanın yanına vardık. Güleryüzle bizi karşıladı, buyur etti, çay söyledi. Özel konukları için sakladığı kahveli çikolatalardan sundu. :) Aytışmaya başladık, bizim çalışmalarımızı öneceden incelemiş, bilgisi varmış epeyce. Güzel güzel övdü hep. Bir okulda müdür olan eşinden de söz etti. Eşinin bugünkü etkinliğimize katılmak istediğini ancak dişçiye uğraması gerektiğinden yetişemeyeceğini de söyledi. Böylesi içten bi uruğu sevmemek olur mu? Varolsunlar.
Toplantı salonuna doğru gittiğimiz sırada ündeğim çaldı; açtım."Evet, benim" dedikten sonra "Kim Milyoner Olmak İster?" yarışmasından aradıklarını, mülakat için gelip gelemeyeceğimi sordular. İvedi biçimde cebimden çıkardığım kağıda yazıverdim. Burcu, ne olduğunu sorduğunda sevincimi hem Burcu hem de Esra ile paylaştım. Güzel bir gün başlangıcı olmuştu. :) Bir anda buşku duydum.
Konferans alanına geldik, bilgisayarda birkaç kurulum gerçekleştirmemiz gerekiyordu, ancak bilimteyin kendi bilgisayarı olduğu için kurulumlara olur vermiyordu. Açarsöz ile denesek de tutmadı, yetkili bir kişi geldi. O da yardımcı olamadı. Bu sıra öğrenciler koltukları doldurmaya başladı bile. Böylesi bir durum yaşanabilir diye kendi bilgisayarımı da yanımda getirmiştim, onu açtım. Ortamı hazırladık, kulüp sözcüsü açılış konuşması için kürsüye geldi. Burada ilk kez yaşadığım bir deneyim de oldu. Arkadaşlar, sunuma başlamadan önce benim hakkımda sunum yaptılar. Bolca bediz istemeleri de bundanmış, mutlu oldum. :) Sağ olsunlar.
Başlangıçta yaşadığımız bu uygulayımsal sorun dışında değme nen yolunda gitti. Konuşmamız içtenlikte sürdü. Damgalarımızın öyküsünü, geçirdikleri evreleri günümüze nasıl ulaştıklarını anlattık. Türk Dili Derneği olarak, yaptığımız çalışmalara değindik. Konuşma sonunda birçok soru geldi, onları yanıtladık. Geçiştirici değil, olabildiğince içten yanıtlar verdiğimi düşünüyorum. Yoksa, çocukluk öykümü anlatmazdım. :) Konuşmanın çok verimli olduğunu söyleyebilirim. Çünkü konuşma bittikten sonra salonu terk eden olmadı, son soruya dek herkes oradaydı. Hatta sorular bittiğinde de birbirlerine baktılar, kim soru soracak diye. Böylesi durumlarda dinleyicinin gözü parlayınca, konuşmacı daha da anlatmak istiyor. Bir ara konuşmaktan boğazım kurumuştu. Nil hoca bize bir armağan verdi. Şuan derneğimizin betikliğinde duruyor. Biz de ona kendi betiklerimizden verdik. Burcu, kendi yazdığı betiği imzalı olarak sundu. Hep kaçınır bu imza işinden, bu kez kaçmasına olanak vermedim.
Bitti sansak da bitmemiş. Sağ olsun arkadaşlar, bizim için ikramlık yiyecekler, sıcak içecekler anıklamışlar. Etrafına dizildik, bir yandan atıştırıp bir yandan da konuşmamızı sürdürdük. Kalan öğrenciler çalışmalarımızın içinde yer almak istediklerini söylediler, çok sevindim buna. Öyle ise 2 yedigün sonu Yıldız Teknik Üniversitesi'ndeki öğreneğimize buyrun dedim. Sonrasında iletişimde olmadık, ancak dün, demeli 7 Mayısta bu üç arkadaş Beşiktaş yerleşkesine gelmişti. Sözlerinde duran kişileri çok seviyorum. İçtenliklerine inandığımı söylemem gerek.
Nil hoca ile öğrencileri ile biraz da yürüyerek konuştuk. Bizim bu iş için duyduğumuz buşkuya değindi, konuşma sırasında terlememden, bu işe gönül verdiğimin belli olduğunu söyledi. Onur duydum. Tanrı'm, yüreğimdeki bu buşkuyu, sözüm ona heyecanı yaşantımın sonuna değin var etsin. Böylesi güzel kişilerle bir arada olmaktan, onlarla aytışıp yol yürümekten eksik etmesin.
Okuldan çıktık. Bu sıra bizim 10-C sınıfı, okul turnuvasındaki ilk açılış karşılaşmasını 5-4 kazanmışlar. Ağ üzerinden bilgilendirdiler. O gün okulda dersim olmadığı için izlemeye gidememiştim, ancak böylesi güzel çavlarını öğrenince sevincek oldum. Bir süre sonra öğrencilerini kendi çocuğu gibi biliyor kişioğlu. Yenilselerdi üzülürdüm, doğrusu.
Günüm böylesi güzel çavlarla ilerlerken, Kutlu Yayınevi olarak gün içerisinde iki yeni betiğin yazarı ile anlaştığımızı da belirteyim. Düzeltmenliklerine başladığım betikler yakında yayımlanacak. :)
5 Mayıs 2016 yaşantımda önemli bir gün olarak yer aldı. Gün içerisinde sürekli iyi çavlar işittim. Gelişmelerin bir bölümünü yukarıda yazdım. Bir bölümünü ise kendime sakladım, çünkü özeller. :) Dünya, benim etrafımda dönüyormuş gibi bir gün oldu. Ne diyeyim, Tanrı sürekli kılsın.
[1] http://www.izu.edu.tr/tr-TR/sks/News/gokbey-uluc-ile-soylesi/3004/NewsDetail.aspx
Uydurma söz yapmayız, yapma yola sapmayız
Türkçe'yi savunanları ikiye ayırabiliriz. Birisi "öz türkçeciler", öbürü "yaşayan türkçeciler".
Öz türkçecilere göre, tüm sözcükleriñ özü olmalıdır. Dil tümden arınmalı, yüzde yüz arı olmalıdır. Yaşayan türkçecilere göre ise, kökleşmiş, dile girmiş, karşılığı dilde olmayan sözcükler yad (yabancı) olabilir.
Oysa biz topluluk olarak bunlarıñ ortasında bir yerdeyiz. Yüzde yüz arı bir diliñ olmayacağıñı bilir, böylesiñe boş düşler görmeyiz. Buna karşın, dilimizi kısırmış gibi bir kıyıya atmaz, türetme gücünden yararlanır, yad kavramlara karşılık buluruz.
Kullandığımız sözcükler yüzünden katı eleştiriler alıyoruz. Oysa kullandıklarımızıñ neredeyse tümü Türkçe'niñ öz söz vârlığıdır. Bunları ya Asya'daki soydaşlarımızıñ dilinden ya Anadolu ağzıñdan ya da eski Türkçe'den diriltmekteyiz.
Özellikle diriltme konusunda Ziya Gökalp'iñ dizeleriñi sıklıkla önümüze atmaktadırlar.
Uydurma söz yapmayız,
Yapma yola sapmayız,
Türkçeleşmiş, Türkçedir;
Eski köke tapmayız.
Oysa bu dizeleri kendi yazmamışcasına, "mefkūre, şe'niyet, selikıyyat" gibi bir yığın yad kökenli sözcük "uydurmakta" herhangi bir sakınca görmez. Bu arada, kendi ilginç yaratılarınıñ dilimize yerleşmesiñi beklerken, "tanık, sayrı..." gibi öz Türkçe sözcükleriñ hiçbir oğur (zaman) yeñiden diriltiliyemecekleriñi "güñaydıñ" gibi bir Türkçe sözcüğüñ tutunmasınıñ olanaksız olduğuñu kesinler. Ziya Gökalp'iñ katkıları vardır kuşkusuz ançıp (ama) böyle ilginç davranışlarıyla da önümüzü kesmektedir.
Dil Devrimi, bitmiş değil. Dildeki yad söz oranı %98-99 oranlarıña çıkıncaya dek sürecektir. Dil durağan değil, işleyendir. Devrimde ise işleme hızına, hız katmış, Osmanlı dönemindeki aksakları baş döndürü bir biçimde aşmıştır. O dönemlerde sözcüklerle dalga geçenleri biliyoruz, onlarıñ torunları aynı işleri bugün dedeleriñi aratmaksızıñ sürdürmektedir. Biz bunlarıñ uzağında çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz. Nurullah Ataç'ıñ 1945'de dediği gibi;
Dili değiştirmeye kalkan biz değiliz ki! Bu dil eñ aşağı yüz yıldan beri boyuna değişiyor. Niçin değişiyor? Bir kişi öyle dilemiş, buyurmuş da onun için mi değişiyor? Olur mu öyle neñ? Yüz yıldan beri boyuna değişiyorsa demek ki bir sıkıntısı vâr, kendi kendine yetmiyor, kendini beğenmiyor; sınırları dar geliyor da onları genişletmek istiyor.
Yaptıklarımız konusunda eñ sık altığımız eleştirilerden biri de, sözcükleriñ bu yerlik (web sitesi) dışına çıkamayacak olması, yazdıklarımız ile sınırlı kalacağıdır. Oysa yañılmaktadırlar. Biliyoruz ki, sözcüğüñ dile yerleşmesi yazı dilinde başlar.
Falih Rıfkı Atay'ıñ bir eleştirisi şöyle; "Özleştirmeciler sayoğur, say yerde uygurlarlar mı bunu? Nerede! Kadar derler değin yazarlar. Bir defa derler bir kez yazarlar. Tabiî der doğal yazarlar. Konuşurken, üniverisiteler muhar olmalıdır derler de iş yazmaya gelince muhtarı da muhtariyeti de kapı dışarı edip özerk derler. Öyle ise bu kişilerde içtenlik diye birneñ aramak koca bir yalandır."
Eleştirilerde adı geçen sözcükleri, şimdilerde sıradan, alışıla gelmiş bir biçimde kullanıyor, hiç de yadırgamıyoruz. İşte bu yüzden özleştirme yazıda başlar. Bu yerlikte yazılan yazılar gibi, günlük yaşantımızda konuşmuyoruz. Bunu beklemek de yañlış olur. Biz de sıradan kişileriz, yeñi sözcükleri önce yazımızda diriltiyor, soñra yaşantımıza sokuyoruz. Gün gelecek, bizimle dalga geçilen sözcükler sıradanlaşacak. Toplum dili ile dalga geçen aydın kesimi sürekli olacaktır, ançıp biliniz ki, bunlarıñ çabası boşunadır, dil devrimi durdurulumaz.
"Türkçemiziñ güzel âhengini, ceviz çuvalı boşaltırken çıkan takur tukur seslere boğmakta, örñeğin o cânım rüyâ'yı çüşten farkı olmayan düş, hâtırayı anı kılığına sokmakta midesi bulanmış insan ağzıñdan çıkar gibi bir sesle söylenen ödül sözcüğü de dâhil bir dil çorbası oluşturmaktadırlar. Oysa bizim alışkın olduğumuz sözcükler velevki yabancı bir dilden aktarılmış bile olsalar bu garçlı gırçlı lâflara hem zevk hem âhenk bakımından yüz defa müreccahtır." diyen aydıñlarımız da olmuştur. A. Fenik gibi, F. Baysal gibi, E. Bayrakdaroğlu gibi.
Toplum dili böyle aşağılanmaları yaşasa da özleştirme tüm hızıyla sürmüştür, sürmektedirde... Dr. Kâmile İmer'iñ yaptığı araştırmalara göre, 1931 yılıñda bir güncedeki çav (haber) diliñdeki Türkçe oranı %35'lerde imiş. 1965'li yıllarda bu oran %60'lara dek çıkmış. 10 yıl soñra %70'leri bulan bu oran 1981'de %80'leri görmüş. Dil devrimiñi benimseyen yazarlarda ise bu oran %92'lerdeymiş.
Doyumsuz bir dil için %98-99 oranıñda öz dilden sözcük olmalıdır. Bu böyle oluncaya dek de özleştirme sürecektir. Çünkü biz biliyoruz ki, dildeki yad sözcükler, çorbaya atılan tuza benzer. Tuz fazla olursa yemeğiñ tadı kaçar, az olursa da yemek tatsız olur.
________________________________________
Kaynakça
Tahsin Yücel, Dil Devrimi ve Sonuçları, betler 36,48,64,70,149
Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, betler 119-146
Nurullah Ataç, Ataç, bet 113
Dr. Kâmile İmer, Atatürk'ün Yolunda Türk Dil Devrimi, bet 68






