Gökbey Uluç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gökbey Uluç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Elegeş Yazıtınıñ 5. Yatayı Üzerine Okuma


Bu yazı, yazıtlarımız arasında eñ çok ayrık okumaya iye olan, birçok dilbilimciniñ üzerinde çalıştığı, kimileriniñ ise bu yazıtı kaynak göstererek ülkemiziñ siyasi yapısına değin konuyu uzattığı Elegeş Yazıtı'nın 5. yatayı üzerine yéñi bir okuma denemesini içerir.


12 Ekim 2015 günü son kéz yazdığım okuma denememi, soñrasında üzerine ekleyecek bir neñ bulamadığım için öylece bıraktım. İşiñ özü, ben bu sözcüğü Macarca'da da aradım. Yine de yéterince kaynak édinemediğim için üstüne gidemedim. Bir yıldan uzun bir süre soñra yayımlanması için Korkut Ata dergisine gönderdim. Onlar da Aralık 2016 sayısında yér vérmişler. Bir ay soñra Facebook hesabımdan ilgili bétleriñ paylaşımını yaptım. Sağ olsun Osman Fikri Sertkaya Hoca da beğenip paylaşmıştı. Kısa bir süre soñra da (Şubat 2017) Journal of Old Turkic Studies'da değerlendirmesini yapmış. Bir yérde de kendimi yéterince doğru añlatamadığım için yakınmış; elini vicdanına koy démiş. "... géñel olarak kürt okunuşu üzerine durulmaktadır" dérken, kürtçü öbekleriñ, kimileyin de sağcı kesimdekileriñ bu okuyuş üzerinde durduklarını, kanıt gösterdiklerini añlatmak istemiştim. Oysa "géñel olarak bir takım öbekler kürt okunuşu üzerinde durmaktadır" déseymişim, sorun olmayacakmış. Bu tür ucu açık konulara daha çok özen göstereceğimi bildirir, yéñi çıkan derginiñ sürekliliğini dilerim. Salt "Eski Türkçe" üzerine yayın yapacak bir derginiñ varlığını bilmek bile çok güzel.

Elegeş yazıtı üzerine okuma değerlendirmem:
http://gokturkceogreniyorum.com/belgeler/Eleges_yaziti_GokbeyUluc.pdf

Osman Fikri Sertkaya'nıñ Journal of Old Turkic Studies değerlendirmesi:
http://gokturkceogreniyorum.com/belgeler/Journal-of-Old-Turkic-Studies-Osman-Fikri-Sertkaya-275647.pdf



Göktürk damgasıyla ilgili davanın basın açıklaması - Türk Dili Derneği

Prof. Dr. Cengiz Alyılmaz'ın Erzurum 3. Asliye Hukuk Mahkemesi'ne açmış olduğu ve kendisinin tasarladığını iddia ederek 10,000 TL maddi tazminat talep ettiği Göktürkçedeki keçi (teke/ök/öke) damgasının savunmasıyla ilgili basın duyurumuzu içerir.

2. Maturidi Yesevi Otağı Kurultayı'ndaki konuşmam

Karabük, Safranbolu'da düzenlenen 2. Maturidi Yesevi Otağı Kurultayı'na Türk Dili Derneği adına katılmıştık.


Karar Çıktı: Prof. Dr. Cengiz Alyılmaz kaybetti!

08.07.2015 günü, Türk Dili Derneği'nin başkanı olduğum için beni ve başkan yardımcısı Mehmet Yusuf Tekeli'yi Erzurum'da şikayet eden Atatürk Üniversitesi'nde görevli Prof. Dr. Cengiz Alyılmaz'ın suçlaması, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 04.05.2016 günü verdiği 2016/22766 sayılı yargıyla sonuçlanmıştır. Kazanan biziz, kazanan Türk ulusudur.


Cengiz Alyılmaz, aynı konu üzerinden iki ayrı ülev (dava) açmıştır. Birisini hukuk, öbürünü de ceza mahkemesine. Hukuk mahkemesinin Erzurum'daki 2 duruşmasına çıkmış, 2 duruşmasında bilirkişi tutanağını istemiş, şimdi de 23.06.2016'daki duruşmasını bekliyoruz. Ceza mahkemesine yapılan şikayette ise yukarıda paylaştığımız görseldeki yargıya varıldı. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı Fikri ve Sınai Haklar Soruşturma Bürosu'ndaki soruşturma, bilirkişi tutanağı ile Koğuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karar çıkarmıştır. Böylece ceza mahkemesine şikayeti düşmüş ve Cengiz Alyılmaz açtığı davalardan birini yitirmiştir. Bu sonucun, sürmekte olan üleve de etki edeceğinden kuşkumuz yok. 

Ülev konusu nedir? Hangi konu ile suçlanıyoruz?
Cengiz Alyılmaz, ulusumuzun kağanlık döneminde sıkça kullanılan damgalardan biri olan keçi damgasını kendisinin tasarladığını mahkeme ifadesinde vermiş, söz konusu damgayı Türk Dili Derneği'nin belirtkesinde kullandığımız için de bizi suçlu olarak göstermiş ve tarafımızdan 10.000 TL tazminat istemiştir.


Ülev neden önemlidir? Göktürkçe ile ilgisi nedir?
Göktürkçe'deki damgalardan birinin patentini alabiliyorsak, o zaman geriye kalan damgaların da bir biçimde patentini alabileceğimiz anlamına geliyor. Böylece bir daha kimse bu alfabe üzerinde araştırma yapmasın, yazı yazmasın. İşte bu yüzden, Cengiz Alyılmaz'ın açtığı bu davalar örnek teşkil ediyor. Bu örneklik konusunu mahkemede de dile getirdik. Çünkü bu durum, Latin alfabesindeki “A harfi”nin patentini almakla eşdeğerdir. Böylece bir daha kim “A” yazmak isterse patent sahibinden izin almak durumunda kalacaktır. 

Ök damgası, adını yine ök'ten yani keçiden alır. Ök harfi/damgası ile kağanlık damgası kökte bir olan iki ayrı simgedir. Bu durumu biraz daha açıklayıcı olarak, hem de Latin alfabesindeki “A” harfi ile olan ilişkisini görmek için, “A” harfinin nasıl türediğini bilmemiz gerekiyor. Örneğin Çince'deki bir karekterin zaman içerisindeki gelişim evresi şöyledir;


Öküz başının zamanla evrilip “A” harfine dönüşmesi gibi, ök'ün yani keçinin de zamanla evrilip “ök” harfine dönüşmesi bilindik bir gerçektir. Bu da keçiyi betimleyen kağanlık damgasıyla yazıtlarda sıkça geçen ök damgasının/harfinin birbirinden ayrı tutulamayacağının kanıtıdır.


Bu damganın çok az kullanılıyor olması, onu öbürlerinden ayrı tutmaz. Örneğin Bilge Kağan, Gültekin ve Tonyukuk Yazıtları'nda olmayan /ot/ damgası bir başka el yazması olan ve Uygurların yaşadığı bölgede bulunan Turfan yazmalarından Irk Bitig'de işlenmiştir. Yazıtın üzerinde yer alıyor olması, bunun için yeterlidir. Benzeri durum Tonyukuk Yazıtı'nda da vardır. En başta duran ve öbürlerinden belli biçimde ayırt edici büyüklükte olan /ık/ damgası, Gültekin Yazıtı'nın en üstünde duran ve daha çok kağanlık damgası diye bildiğimiz damgayla eşdeğer durumdadır. 


Bu durumda davacı, Gültekin Yazıtı'nın en üstünde duran “ök (keçi) damgası/harfi” yerine Tonyukuk Yazıtı'nın en üstünde duran “ık damgasını/harfini” patentlemeye kalksaydı, bir daha kimse “ık harfini” yazamayacak, her seferinde kendisinden izin isteyecekti. Bu da Göktürkçe'nin patentini almaya yol açacak bir durumdur. 


İşte bu yüzden, bugün kazandığımız bu karar önemlidir. Her bir damganın kamunun malı olduğunun utkusudur. İşte bu yüzden, Göktürkçe kamunun malıdır, diyoruz. Kazanan biziz, kazanan Türk ulusudur.

Türk Dili Derneği genel başkanı

Göktürk alfabesi milli midir? Murat Bardakçı'ya yanıt

Murat Bardakçı'nıñ hiç dayanağı olmadan ortaya attığı iddiaya yanıt vérmeniñ uygun olduğunu düşündüm. Kimi arkadaşlar, ciddiye alınıp yanıt vérilmemesi gerektiğini belirtmiş. Oysa, konuyla yéñi tanışanları, biraz ilgili olanları yanlış bilgilendiriyordu. Bu yüzden olabildiğince yalın bir biçimde yanıt vérmeye çalıştım. Görüntü düzenlemesi için Cafer'e de ayrıca varolsun diyorum.

YTÜ'DE TÜRK HARFLERİNİN ÖYKÜSÜ KONFERANSI

Türk Dili Derneği, Milli Mefkure Birliği (MMB) ma BOSGEM ortak girişimi ile Yıldız Teknik Üniversitesi'nde Göktürkçe öğreneği verilmeye başlanıldı. Bir elin nesi var, iki elin sesi var sözünden yola çıkacak olursak, dört ayrı kurumun ortak bir paydada buluşması gürültülü bir alkış kopmasına neden oldu/olacak diyebiliriz.

Yüksel Yücel

Açılış törenini 28 Şubatta başlatma yargısına çoktan varmıştık. Düşüncemiz öncelikli olarak konuşmaların yapılması, iyilik dileklerinin belirtilmesi sonrasında da benim derse geçmem yönündeydi, ancak kardeşim Cafer başka bir nen öne sürdü. Daha önce Halkalı İMKB Kız Meslek Lisesi'nde ortaklaşa sunduğumuz, ardınca da kendi başına gidip Selçuk Üniversitesi'nde Türk Harflerinin Öyküsü diye sunduğu konferansların aynısını YTÜ'de de yapalım dedi. Buna daha sıcak baktım. Katılımcılara hem bir önbilgi olur, hem de gelir gelmez ürkütmeyiz, neyin ne olacağını iyice kavrarlar diye berkce benimsedim öneriyi. Böylece yeni bir tören programı yaptık. Önce BOSGEM başkanı konuşacak, ardından MMB dönem başkanı, sonra da Cafer çıkacak ma sunumunu yapacak. Kapı ardına gidip bunu yineledim. Daha öncesinde söylemiştim ancak orada bulunanlar Cafer'i daha önce görmediklerinden, hem de Cafer'in yaşı epey genç olduğundan önyargılı davranıp bana emin misiniz hocam der gibi baktılar. Diyemediler bunu ancak kuşkuları da olmasın diye siz bize bırakın diye sürdürünce peki hocam diye onayladılar.

Halit Gökalp Küçük
Sınıf tıka basa dolmuştu, oturacak yer kalmayınca başka yerlerden oturacaklar getirildi. Kimileri de ayakta kaldı. Bir kaza olmasın, bir sorun çıkmasın diye değme nene özen gösterirken, birden askılık devrildi. Onca kalabalığın dengesizce astığı mont, palto, atkı ib yere döküldü. Ortalık toparlandıktan sonra Batuhan Topal (liseli genç bir kardeşimiz) öne çıktı, boğazını temizledikten sonra hoşgeldiniz arkadaşlar diye söze başlayıp konuşmasını yapması için BOSGEM başkanı Yüksel Yücel'i çağırdı. Yüksel bey konuşmasını bitirince bu kez de Batuhan, MMB dönem başkanı Dr. Halit Gökalp Küçük'ü buyur etti. Sıra kardeşime gelmişti. Kardeşime güveniyordum, hem de çok. Yüzümüzü ak çıkarmayı da bildi çok şükür. Orada bulunan herkesi tutkun bırakacak denli bir sunum gerçekleştirdi. İşin özü, kimse böylesi bir beceri (performans) beklemiyordu. Büyük olasılık sunum için çağrılan kişinin böylesi genç (21 yaşında) olması bile dinleyiciler arasında ilk başlarda olumsuz bir etki bile bırakmıştır. Çünkü genel dinleyici algısına göre, kürsüdeki kişinin ünlü, tanınır olması onun dinlenirlik oranına da etki etmektedir. Kardeşim bu algıyı darmağın etmesini becerdiği için, bitimde çok büyük övgüler, bir o denli de alkış almasını bildi. Bir yanda üniversiteye giriş sınavına hazırlanırken öbür yanda üniversitelerde konferans vérmek! Ülkemizdeki genç yétenekleriñ arada nice kaynayıp yok olduklarını gösterir açık bir örnektir. Varolan düzen, bu gibi örneklerden ötrü sakat bir düzendir.



Bu törende önemli bir gelişme daha yaşandı. Konferansımızın en sonunda bildirimizi okuduk. Türk Dili Derneği 02.02.2015'te resmiyetini kazanmıştı. Biz de bir kuruluş bildirisi yazmış, uygun bir yerde okuyup duyurma yargısına varmıştık yönetimce. YTÜ bunun için biçilmiş kaftandı; bunu en iyi biçimde değerlendirdik. Bildirimizi Yıldız'da (bölgenin adından dolayı da bilimteye Yıldız Teknik adı verilmiştir) okuduk. Böylece bildirimizin adını da Yıldız Bildirisi olarak belirledik.

İstanbul Halkalı İMKB Kız Meslek Lisesi'nde Göktürkçe Semineri

İstanbul Halkalı İMKB Kız Meslek Lisesi'nde Göktürkçe Semineri düzenledik. Gördüğümüz ilgiden dolayı çok mutluyuz. Kardeşim Cafer'e çabalarından ötrü ayrıca varolsun diyorum.







Irk Bitig'iñ 3. baskısı bugün yayımlandı

Irk Bitig'iñ 3. baskısı bugün çıktı. Uzun bir süredir piyasada bulunmuyordu, birazcık géçikmeyle de olsa yéñiden günyüzüne çıkışını görmek sévindirici.


Hatay'da Göktürkçe Kursu

İlk kez Iğdır'da düzenlediğim, daha sonra da 5 kez Bakü'de verdiğim Göktürkçe kurslarını Hatay'da da sürdürdüm. Şimdiye değin ülkülerden (ideolojilerden) bağımsız idi, şimdiyse ilk kez bir ülkü kurumunun düzenlemesi ile gerçekleştirdik. Bu bakımdan Hatay Ülkü Ocakları bir ilk oldu. Ramazan Çağrı Eryılmaz'ıñ aracılığı ile ülkü ocaklarıyla iletişime géçtik, konuştuk tanıştık. Böylece uzun bir yolculuğa çıktık.

Öğreneğimiz (kursumuz) üzerine izlenimlerimi, hem de Hatay'a olan yolcuğulumda başımdan geçenleri de yazacağım. Böylesi güzel günleri yazıya geçirmesen suç işlemiş sayılırım.

Hatay`daki Göktürkçe dersinden bir görüntü.
8 Ağustos - Bakü
Bakü'deki uçağımız yaklaşık 2 saatlik bir gecikme ile kalkınca, Nahçıvan'daki otobüsü de kaçırmış oldum dolayısıyla. Bu yüzden Iğdır'a geçmek için başka yolları denemeye kalkım. Derken yolda bir Macır ile tanıştım; şimdiye değin iki Macır tanıdığım vardı, ikisi da çok nitelikli kişilerdi, sandım bu da öyle. Bu arkadaşın yüzünden geceyi bir parkta geçirmek durumunda kaldık. Onun gibi umursamaz olmayı isterdim; çimenlere uzanmış öylece horlayabiliyor olmayı.

Yeri gelmişken değineyim. İşin özü Iğdır'da epey Macır var; sarışın gök gözlü... Gerçi onların çoğusu Rus, demeli sürgüne gönderilmis Malakanlar. Sorsan; ben Türküm, Azeriyim derler. Eriyip gitmişler artık. Macırlar yeni geldiklerinden, bir iki kuşak da olsa kendilerini biliyorlar.

10 Ağustos - Iğdır
Bugün doğum günüm; 26 yaşıma girdim. Ancak büyük ızdırap, keder ve benzeri kötü duygularla girdim. Çünkü ben, çift sayıları sevmiyorum. Şimdi bütün yıl boyunca 26 diyeceğim, aman Tanrım! Ancak gün içinde ilginç olaylar da yaşadım, günüm biraz eğlenceli oldu.

Eğlenceli olay şu; Iğdır'da kamp yapmış yaklaşık 10 İtalyan plakalı karavana denk geldim. Petrol dükkanının önündeydiler gerçi. Neyse efendim, satıcı ile sorun yaşıyorlardı. Uno lira dedim, gülümsedi, grazie dedi. Ben de o sıra sağ elimi sinemin üzerine vurup eyvallah ile karşılık verdim. Ardınca öbür karavandakiler de geldi, yardımcı oldum. O sıra güleç biri "........ Kars" deyince "ayy nooov, davay go tu Kars, yörüyün gedirik" dedim. Beni öndeki karavana aldılar, Kars'a götürdüm. Emekli teyze, amcalarla takılmak eğlenceli geldi, Tarzanca anlaşsak da... Bizim yaşlıların ölüm ma kıyamet sohbetlerinden bin kat iyi.

Ayrıca değinmek istediğim konuysa; Türkiye'deki arkadaşlarımın ad günün, Azerbaycan'daki arkadaşlarımın ise doğum günün diye yaptığı kutlama sözcükleridir. Değiştokuş yapılması, iyi bir etkileşim olduğunu da göstermektedir.

12 Ağustos - Diyarbakır
Kürtlerin böylesi yoğun olduğu bir ile ilk kez geldiğim için ufak da olsa bir ilginçlik duydum. Gelişmiş bir il yapılanması var, yeni dikintiler, yeni yerleşim birimleri... Ancak tarım topraklarının üzerine yapılanmış olmaları kötü... Ekim, biçim konusunu çok boşvermişler.

Otogardan ayrılırken de başka bir ilginç duruma denk geldim. Bizim aracımıza 13 genç bindi; saçları çeri (asker) tıraşı olmuş, 20'li yaşlarında gençler... Hepsi de buşkulu (heyecanlı) idiler. Urukları (aileleri) de aşağıda alkışlıyor, ıslık çalıyor, ellerini ağızlarına vurarak sesler çıkarıyorlardı. En büyük asker bizim asker sözleri ile çocuklarını havaya atışlarını da söyleyeyim. Çeriliğe gittiği için, Türk ordusuna katıldığı için sevinen Kürt gençleri ma onların urukları.

Beni şaşırtan bir başka olay ise, Iğdır'dan Hatay'a doğrudan bir otobüs bulunması oldu. Yolculuğumu Has Diyarbakır işletmesi ile yaptım. Sunumları çok iyi, nerdeyse 2 saatte bir (her il geçtiğimizde) içecek verdiler. Hatta akşam üzeri dondurma bile dağıttılar. Yine de, hareket halinde iken sürücülerin yer değiştirmesi sıradan bir olaymış gibi karşılandı. 

13-19 Ağustos - Hatay
Antakya öğretmenevine yerleşip biraz olsun dinlendim. Uzun bir yolculuk sonrası su altına girip de, uzanmak gibisi yok. 

Ülkü ocağına gidip başkan Naci Akkaya ile uzunca bir aytıştık (sohbet ettik). Akşama doğru ise ülkü ocağının ortaokul çocuklarına düzenlediği kamp uygulamasının kapanış törenine katıldık. Törene MHP Hatay milletvekili Şefik Çirkin de katıldı.


Ertesi gün ilk dersimize başladık. Kardeşim Cafer de İstanbul'dan geldi. Böylece ders görüntülerimizi çekip kurgulamalarıyla uğraştı.


İlgiden dolayı çok mutlu olduğumu belirteyim. Ders süremizi 1 saat olarak düzenlemiştik ancak, öylesi bilgiye aç gözlerle bakan öğrenciler vardı ki, dersi bölmeye bir türlü kıyamadım. Bu yüzden derslerim çok hızlı geçti de, kimi öğrenciler ikinci günün sonunda adlarını yazmaya başladılar.



Ders saatlarimiz akşam üzeri olduğundan, gündüzleri şehri geziyor, yöresel yemeklerin tadına bakıyordum. Sağ olsunlar, ülkü ocağındaki arkadaşlar beni yalnız koymadılar. Ramazan Çağrı Eryılmaz arkadaşımız da soñ gün epey yédirip, içirdi sağ olsun. Künefesi ünlüdür, bir de burda ye deseler de, İstanbul'da yediklerimden pek bir ayrım bulamadım. Kağıt kebabı, kendilerine özgü dürüm köfteleri, dönerleri... Bunları çok beğensem de, en çok övgüyü haytalı adlı tatlılarına dizerim. Özel kaşığını bile tasarlamışlar. Yeniden Hatay'a gider olur da, haytalı yemeden dönersem kendimi bağışlamam.
Haytalı
Diyarbakır Lice'de PKK'lı anıtı dikilmesine karşın (bu yazıyı yazdığım sıra TSK anıtı çoktan yıkmıştı), ocağın düzenlediği eyleme katıldıktan sonra, akşam son dersimize geçtik. Katılımcı arkadaşlara bitirme sınavı yaptıktan sonra, geçer not alanlara bitirme belgelerini verdik.





Hatay'dan çok güzel duygular, çok olumlu izlenimlerle ayrıldım. Cafer'in de dediği gibi, burası sanki İstanbul'un bir ilçesi. Çok tanıdık, çok içten bir yerleşim birimi. Kendimi hiç yabancı bilmedim. Sanarsın 40 yıllık Hataylıyım. 
Cafer ile birlikte konakladığımız öğretmenevinin önünde.
20 Ağustos - Iğdır
Bugün kendimi hz. Yusuf gibi bildim. Şöyle oldu; köy arabasına bindiğimizde, ne hikmetse nerdeyse tümü kadın yolculardı. Boş yere geçtikten sonra yaşlı bir kadın ne yaraşıxlı oğlandı dedi, sonra yanındaki heye vallah diye sürdürdü. Derken orta yaşlı bir Kürt teyze, yanımdaki kız arkadaşıma dönüp bu senin eşindir diye sordu, o da dalgasına evet dedi. Kadın sen yalan söylersin, oğlan gözel, seni niye alsın dediğinde gülümsedim, sonra bizimki ile güzellik konusunda tartıştılar. Bir iki maşallah ile olay bitti. Yokluktan olsa gerek tüm bunlar.

21 Ağustos - Nahçıvan
Nahçıvan uçağındaki 23 çocuktan söz etmeyeceğim; yoo, yoo... Nahçıvanlıların nüfusu artırarak yeryüyüzünü ele geçirme politikalarını artık biliyorum. Hem alıştım da, umursamıyorum. Benim sözünü etmek istediğim, yanımda oturan 33 yaşındaki genç Nahçıvanlının, Iğdır harasıdı ki diye bana sorduğu sorudur. Kendimi, yeşil kartını yitirdiği için kolundaki bileziklerden birini bozdurmak durumunda kalan bir abla gibi şaşkın biliyorum.

22 Ağustos - Bakü
Gece geldiğim Bakü'de, 4 saatlik uykunun ardından kalkıp sınav notlarıma son kez göz attım. Günün ilk sınavı bizeydi, yetişdim de. Hem güzel bir sonuç aldım.

Tanrı'ya kutkıvanç olsun, 2 yedigüne (haftaya) sığdırdığımız bu çalışmalarımızda bir eksiklik olmadı. Tüm işlerimiz yolunda gitti, tüm planlarımız aksamadan gerçekleşti. Hem Hatay'ın güzel kişilerini, hem de Akdeniz'i tanımış, görmüş oldum.

GÖKTÜRKÇE ÖĞRENİYORUM'uñ 2. baskısı çıktı

Birincisi baskısını Şubat 2014 yayımladığımız Göktürkçe Öğreniyorum bétiği, beni şaşırtmadı; yoğun ilgisini gördü. İki ay içerisinde ilk baskısını tüketti. Hem Azerbaycan, hem de Türkiye'de birçok okuyucu ile buluştu.

Yok satmasın diye de, daha baskınıñ yarısı bitmişken biz de ikinci baskı için çalışmalara başladık. Çok da güzel denk geldi; birinci baskınıñ bitmesinden 1 gün soñra, ikinci baskı da basımevinden çıktı. Uğurlu olsun.


Yelveren'i bilmeyen yokmuş

İstanbul Taksim'de, Oktay¹ ile birlikte oturmuş çaylarımızı yudumlarken, bir yandan da dil üzerine aytışıyorduk.

Neredeyse %100'e yakın arı bir dil ile konuşmamız sürerken, toplum içinde yeñi sözcükleriñ tutunması, verilen tepkiler, kişileriñ bakış açısı gibi konulara sıra geldiğinde, birkaç gün önce başımdan geçen bir olayı añlattım;

Anneannemgildeyken, oda epeyce sıcaklamıştı. O ânda, sanki 40 yıldır kullanımdaymış gibi, birden dilimden "yelveren" sözcüğü çıktı; "yelveren yoxtuu?" diye sordum. Anneannem, hiç duraksamadan, "bax, ordadı" diyerek yukarıdaki "vantilatörü" gösterdi. Biraz soñra içeriye dayım girince, "yelveren çalışmıır?" diye sordum. Dayım, "ne" deyince, "yelveren daa" diye yiñeledim, soñra "haa" diyerek çalıştığını söyledi.

"Yelveren" sözcüğü ile ergen yaştaki ulayı (ve) bir takım kişilerin, nasıl dalga geçtiğiñi biliyoruz. Ançıp bu kısa anı, Oktay'ıñ ilgisiñi çekmişti. "Acabâ, eski topraklar, dile daha mı duyarlı?" diye söylendik. Soñrasında "neden bunu denemiyoruz?" diye yola koyulduk.

Eski betikçileri (sahafları) dolaşırken, yaşlı bir amcanıñ baktığı satağa yâni dükkâna girdik. Amcamız, ne bilgisayar kullanıyor ne de bu tür bir aygıt. Sorduğumuz her betiği, önce düşünür, soñra "var" azı (ya da) "yok" diye yanıtlardı. Aytış koyulaşınca, içerisi epeyce ısınmaya başladı. Ben hemen araya girdim; "ya bi yelveren olsaydı keşke..." Amca, hiç duraksamadan, "yok be oğlum, hasta ediyor o" diye yanıtıñı verdi. Burada başka sözcük denememiz olmadı, Oktay da "Kumusî Türkî" betiğiñi aldı ulayı oradan çıktık.

Bir başka eski betikçiniñ yerine girdik. Burada "klima" vardı. İçeriniñ serinliği hoşumuza gidince, "ooo burada yelveren de varmış" diye söze başladık. Sonuçta klima ile vantilatörün ereği aynı. İkisi de yel verme işini yapıyor. Bu durumda ikisine de yelveren demekte sorun yok.

Buradan da çıkınca, yolda "tümden öz Türkçe konuşalım" diye karar kıldık. Başka bir satağa girince, "Esenlikler" diyerek söze başladık. "Talat Tekin'iñ betikleri var mı?" diye sorduğumda, karşı taraf, "betik" sözcüğünde takılınca, "kitap" diyerek yeñilemek durumunda kalıyordum. Soñrasında gittiğimiz sataklarda da betik sözcüğüñü baña yiñelettiler.

Birkaç gün soñra da Zafer² ağabey ulayı Oktay ile buluşup, öğle yemeği için bir aşeviñe gittik. Garsona, "seçke yok mu?" diye sorduğumda, hiç duraksamadan; "işte burada" diyerek "menü"yü uzattı.

Günüñ soñunda şunlara ulaşmıştık;

* Kökleri herkesçe bilinen türetimler, ânında tutunabiliyor.
* Eski dilden diriltme sözcükleriñ işi zor. Emek yoyulmadan tutunması olanaksız.
* Eski topraklar, yeñi sözcükleriñ türetildiğiniñ ayırdın da bile değil. Bildiği sözcükler ile yapılan türetimleri ânında añlayıp, yanıt verebiliyor.
* Sözcüklerle dalga geçen ergenleri ciddiye almamak gerekiyormuş.
* Yelveren sözcüğünü bilmeyen yokmuş.
* Seçke sözcüğünü bilen garsonlar da vârmış.

Gökbey ULUÇ

___________________________
[1] Oktay Doğangün - Doğabilimci
[2] Zafer Öztürk - Deñizci

Uydurma söz yapmayız, yapma yola sapmayız

Türkçe'yi savunanları ikiye ayırabiliriz. Birisi "öz türkçeciler", öbürü "yaşayan türkçeciler".

Öz türkçecilere göre, tüm sözcükleriñ özü olmalıdır. Dil tümden arınmalı, yüzde yüz arı olmalıdır. Yaşayan türkçecilere göre ise, kökleşmiş, dile girmiş, karşılığı dilde olmayan sözcükler yad (yabancı) olabilir.

Oysa biz topluluk olarak bunlarıñ ortasında bir yerdeyiz. Yüzde yüz arı bir diliñ olmayacağıñı bilir, böylesiñe boş düşler görmeyiz. Buna karşın, dilimizi kısırmış gibi bir kıyıya atmaz, türetme gücünden yararlanır, yad kavramlara karşılık buluruz.

Kullandığımız sözcükler yüzünden katı eleştiriler alıyoruz. Oysa kullandıklarımızıñ neredeyse tümü Türkçe'niñ öz söz vârlığıdır. Bunları ya Asya'daki soydaşlarımızıñ dilinden ya Anadolu ağzıñdan ya da eski Türkçe'den diriltmekteyiz.

Özellikle diriltme konusunda Ziya Gökalp'iñ dizeleriñi sıklıkla önümüze atmaktadırlar.

Uydurma söz yapmayız,
Yapma yola sapmayız,
Türkçeleşmiş, Türkçedir;
Eski köke tapmayız.

Oysa bu dizeleri kendi yazmamışcasına, "mefkūre, şe'niyet, selikıyyat" gibi bir yığın yad kökenli sözcük "uydurmakta" herhangi bir sakınca görmez. Bu arada, kendi ilginç yaratılarınıñ dilimize yerleşmesiñi beklerken, "tanık, sayrı..." gibi öz Türkçe sözcükleriñ hiçbir oğur (zaman) yeñiden diriltiliyemecekleriñi "güñaydıñ" gibi bir Türkçe sözcüğüñ tutunmasınıñ olanaksız olduğuñu kesinler. Ziya Gökalp'iñ katkıları vardır kuşkusuz ançıp (ama) böyle ilginç davranışlarıyla da önümüzü kesmektedir.

Dil Devrimi, bitmiş değil. Dildeki yad söz oranı %98-99 oranlarıña çıkıncaya dek sürecektir. Dil durağan değil, işleyendir. Devrimde ise işleme hızına, hız katmış, Osmanlı dönemindeki aksakları baş döndürü bir biçimde aşmıştır. O dönemlerde sözcüklerle dalga geçenleri biliyoruz, onlarıñ torunları aynı işleri bugün dedeleriñi aratmaksızıñ sürdürmektedir. Biz bunlarıñ uzağında çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz. Nurullah Ataç'ıñ 1945'de dediği gibi;

Dili değiştirmeye kalkan biz değiliz ki! Bu dil eñ aşağı yüz yıldan beri boyuna değişiyor. Niçin değişiyor? Bir kişi öyle dilemiş, buyurmuş da onun için mi değişiyor? Olur mu öyle neñ? Yüz yıldan beri boyuna değişiyorsa demek ki bir sıkıntısı vâr, kendi kendine yetmiyor, kendini beğenmiyor; sınırları dar geliyor da onları genişletmek istiyor.

Yaptıklarımız konusunda eñ sık altığımız eleştirilerden biri de, sözcükleriñ bu yerlik (web sitesi) dışına çıkamayacak olması, yazdıklarımız ile sınırlı kalacağıdır. Oysa yañılmaktadırlar. Biliyoruz ki, sözcüğüñ dile yerleşmesi yazı dilinde başlar.

Falih Rıfkı Atay'ıñ bir eleştirisi şöyle; "Özleştirmeciler sayoğur, say yerde uygurlarlar mı bunu? Nerede! Kadar derler değin yazarlar. Bir defa derler bir kez yazarlar. Tabiî der doğal yazarlar. Konuşurken, üniverisiteler muhar olmalıdır derler de iş yazmaya gelince muhtarı da muhtariyeti de kapı dışarı edip özerk derler. Öyle ise bu kişilerde içtenlik diye birneñ aramak koca bir yalandır."

Eleştirilerde adı geçen sözcükleri, şimdilerde sıradan, alışıla gelmiş bir biçimde kullanıyor, hiç de yadırgamıyoruz. İşte bu yüzden özleştirme yazıda başlar. Bu yerlikte yazılan yazılar gibi, günlük yaşantımızda konuşmuyoruz. Bunu beklemek de yañlış olur. Biz de sıradan kişileriz, yeñi sözcükleri önce yazımızda diriltiyor, soñra yaşantımıza sokuyoruz. Gün gelecek, bizimle dalga geçilen sözcükler sıradanlaşacak. Toplum dili ile dalga geçen aydın kesimi sürekli olacaktır, ançıp biliniz ki, bunlarıñ çabası boşunadır, dil devrimi durdurulumaz.

"Türkçemiziñ güzel âhengini, ceviz çuvalı boşaltırken çıkan takur tukur seslere boğmakta, örñeğin o cânım rüyâ'yı çüşten farkı olmayan düş, hâtırayı anı kılığına sokmakta midesi bulanmış insan ağzıñdan çıkar gibi bir sesle söylenen ödül sözcüğü de dâhil bir dil çorbası oluşturmaktadırlar. Oysa bizim alışkın olduğumuz sözcükler velevki yabancı bir dilden aktarılmış bile olsalar bu garçlı gırçlı lâflara hem zevk hem âhenk bakımından yüz defa müreccahtır." diyen aydıñlarımız da olmuştur. A. Fenik gibi, F. Baysal gibi, E. Bayrakdaroğlu gibi.

Toplum dili böyle aşağılanmaları yaşasa da özleştirme tüm hızıyla sürmüştür, sürmektedirde... Dr. Kâmile İmer'iñ yaptığı araştırmalara göre, 1931 yılıñda bir güncedeki çav (haber) diliñdeki Türkçe oranı %35'lerde imiş. 1965'li yıllarda bu oran %60'lara dek çıkmış. 10 yıl soñra %70'leri bulan bu oran 1981'de %80'leri görmüş. Dil devrimiñi benimseyen yazarlarda ise bu oran %92'lerdeymiş.

Doyumsuz bir dil için %98-99 oranıñda öz dilden sözcük olmalıdır. Bu böyle oluncaya dek de özleştirme sürecektir. Çünkü biz biliyoruz ki, dildeki yad sözcükler, çorbaya atılan tuza benzer. Tuz fazla olursa yemeğiñ tadı kaçar, az olursa da yemek tatsız olur.

________________________________________
Kaynakça
Tahsin Yücel, Dil Devrimi ve Sonuçları, betler 36,48,64,70,149
Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, betler 119-146
Nurullah Ataç, Ataç, bet 113
Dr. Kâmile İmer, Atatürk'ün Yolunda Türk Dil Devrimi, bet 68